The Zoon

Site 1. rengi

Site 2. rengi

Topbar rengi

Menü ikon

Menü hover

Menü arama

Footer rengi

Tasarım

1963-1964 Kıbrıs Krizi ve Johnson Mektubu

1963-1964 Kıbrıs Krizi ve Johnson Mektubu

1963-1964 Kıbrıs Krizi, aslında Rumların enosisden yani adayı Yunanistan’a ilhak etme isteğinden vazgeçmemelerinden ve Kıbrıs’ı kuran anayasada Kıbrıs Türklerine verilen hakları kabullenememelerinden kaynaklıdır. Öyle ki, cumhurbaşkanı seçilen Rum lider Makarios ne olursa olsun enosisi unutmadıklarını ve enosisden asla vazgeçmeyeceklerini devamlı suretle ifade etmiştir[1].

Kıbrıs, 1878 yılından beri İngilizlerin kontrolünde bulunan, Türk ve Rum halklardan oluşan bir adadır. 1940’tan itibaren de kilise kontrolü altında bulunan Rumlar ile İngiliz yönetimi arasında sorunlar yaşanmaya başlandı. 1948’de ise İngilizler ve Rumlar arasında baş gösteren sorunlar daha da yoğunlaşmıştır. Bu sorunlara bir de Rumların adayı Yunanistan’a bağlama istekleri eklenince durum daha sıkıntılı bir hale dönmüştür. Rumlar tepkilerini, İngilizlerin büyük çoğunluğunu Türklerden oluşturduğu polis gücüne ve Türklere çevirmiştir[2].

Daha sonra Yunanistan BM’ye müracaat etmiş ve Kıbrıs’a kendi geleceğini kendi çizmesi gerektiğini ifade etmiştir. Fakat bu isteğe hem Türkiye hem de İngiltere karşı çıkmıştır. Bunun sonucu olarak da kilisenin kontrolü altında olan Rumlar, kilisenin de etkisiyle Türklere silahlı saldırılara başlamışlardır. Bu saldırılar ilk kez 1955’te Londra’da Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın bir araya gelmesiyle tartışılmaya başlanmıştır. Saldırılar 1956 yılında daha da şiddetlenmiştir ve Türkiye adanın iki toplum arasında bölünmesi tezini ortaya koymuştur. Bölgesel bir çatışma çıkmaması için ABD olaya müdahale etmiş ve taraflar düşüncelerinden vazgeçmiş, böylece iki toplumlu cumhuriyet düşüncesinin önü açılmıştır[3].

Türk Dışişleri Bakanlığının önemli çabaları sonucunda 1959’da Zürih ve Londra antlaşmaları ile daha önce hukuki hiçbir yetkisi olmayan Türkiye resmi olarak Kıbrıs konusunda yetki sahibi olmuş ve hukuki altyapı oluşturulmuştur. İmzalanan bu anlaşmalarla Türkiye garantörlük hakkını kazanmış ve olası durumlarda elini kuvvetlendirmiştir.[4]

1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları temelinde 16 Ağustos 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Lakin anayasa ile belirlenen Kıbrıs’ın yeni durumundan Rumlar memnun olmamıştır. Anlaşmazlıklar daha çok belediye hudutları, memuriyette Türk-Rum dengesi ve ordunun kurulması ile ilgili konularda çıkmıştır[5].

Rumlar, bu memnuniyetsizliklerini 1963 yılında 1960 Kıbrıs anayasasında değişikliği öngören 13 maddeyi Türk kesimine ve ilgili ülkelere göndermiştir. Kıbrıs Türk tarafı bu teklifi reddetmiş ve adadaki durum gerginleşmiştir. 23 Aralık’ta da Rumların saldırıya başlamasıyla kanlı bir çatışmaya dönüşmüştür. Türkiye, ABD’den bu duruma müdahale etmesini istemiştir ve ABD’den kendilerinin bu olaya taraf olmadıkları cevabını almışlardır. Ayrıca hem Türkiye hem de Yunanistan ABD tarafından askeri yardım çerçevesinde verilen silahların ABD’nin onayı alınmadan kullanılmaması konusunda büyükelçileri vasıtasıyla uyarılmışlardır[6].

Kanlı çatışmaların devam etmesi ve ABD’nin bu tutumu üzerine Türk jetleri 25 Aralık 1963’te ada üzerinde uyarı uçuşları yapmışlardır. Bunun üzerine diğer garantör devletler İngiltere ve Yunanistan ile Rum kesimi adada bir barış gücü oluşturulmasını kararlaştırmışlardır. Fakat ABD duruma karşı hala mesafelidir. Durumun görüşülmesi için yapılan Londra konferansı da başarısız olmuştur. İngiltere, ABD’nin de içinde yer alacağı bir NATO gücünün oluşturulmasını teklif etti ise de bu teklif de ABD tarafından reddedilmiştir. ABD Türkiye ve Yunanistan arasında haklı haksız şeklinde bir seçim yapmak istememiştir. Bu durum da Türkiye’de bir hayal kırıklığı yaratmıştır[7].

Netice vermeyen çabalar ve uğraşlardan sonra Türkiye; ABD’ye 28 Ocak 1964’de bir gün içinde adadaki durumla ilgili garanti vermediği takdirde, Türkiye’nin adaya askeri müdahalede bulunacağını ifade etmiştir. Bu uyarı ABD’yi az da olsa harekete geçirmiştir. İngiltere ve ABD NATO çerçevesinde bir plan hazırlamış ve bu planı 31 Ocak 1964’de taraflara sunmuşlardır. Plana göre 1200 ABD askerinin de içinde bulunduğu 10000 kişilik bir NATO gücü adaya yerleştirilecekti. 1 Şubat 1964’te plan Türkiye ve Yunanistan tarafından kabul edilmiştir. Ancak Rum kesimi sadece BM Güvenlik Konseyi emrindeki kuvvetlerden oluşan bir gücün kabul edileceğini ifade ederek planı reddetmiştir[8].

Rum kesimi bu planın mevcut durumu koruyacak bir plan olduğunu düşünüyordu ve bu yüzden planı kabul etmiyordu. Bunun yerine içinde SSCB’nin de bulunduğu ve mevcut durumu korumak gibi bir çıkarı olmayan BM güçlerini istiyordu. İngiltere ve ABD Rum kesimini ikna etmek için planda değişiklikler yapmış, ABD Dışişleri Bakan yardımcısının yoğun çabaları olmasına rağmen Rumlar planı tekrar reddetmişlerdir[9].

Kıbrıs’ta Rumların, Türklere saldırıları devam etmiştir. Bunun üzerine Türkiye Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunmayı düşünmüştür. Fakat bu, durumu daha da kötü bir hale getireceği için BM Güvenlik Konseyi duruma müdahale etmiştir. Adadaki iki toplumun ve ilgili devletlerin sükunu ve barışı bozacak davranışlardan kaçınmaları istenmiştir. Ayrıca bu barış ve sükûn için bir barış gücü kurulacak ve adaya bir arabulucu gönderilecekti[10].

Rumlar, Barış Gücü gelene kadar şiddete ve saldırılara devam etmişlerdir. Bunun üzerine Türkiye Hükümeti, meclisten askeri müdahale yetkisi almıştır. Böylece BM barış gücünün adaya sevki hızlandırılmıştır. Adaya barış gücünün gelmesi, Rumları frenlemişse de Makarios, 4 Nisan’da Zürih ve Londra Antlaşmalarının temel unsurlarında olan ittifak antlaşmasını feshettiğini açıklamıştır, Yunanistan da buna destek olmuş, Zürih ve Londra antlaşmalarının artık yürümediğini ifade etmiştir. Mayıs ayında Makarios zorunlu askerliği getirmiş, ağır silahlar almaya başlamış, aynı zamanda Sovyetler ve Doğu Bloku ile yakın ilişkiler içine girmiştir. Bu durum da gerginliği artırmıştır[11].

Bu gelişmelerden sonra Türkiye’nin 7 Haziran’da askeri müdahalede bulunması kesinleşmişti. ABD bu müdahaleyi durdurmak için diplomatik girişimlerde bulunmuştur, fakat bir sonuç alamayınca yani Türkiye müdahaleden vazgeçmeyince ABD başkanı Johnson 5 Haziran’da Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’ye, Türk-ABD ilişkilerini derinden etkileyecek bir mektup göndermiştir. Mektup dönemin ABD Dışişleri Bakan yardımcısının “hayatımda gördüğüm en kaba diplomatik metin” diye ifade ettiği[12] diplomatik üsluptan uzak sert ifadelere sahip bir mektuptu. Bu mektupta şunlar ifade ediliyordu:

  • Türkiye, ABD hükümetine danışmadan uluslararası önemli kararlar almamalıdır[13]. Burada Türkiye’nin bağımsız hareket edemeyeceği, dış ilişkilerinde ABD’ye bağımlı olduğu açıkça ifade edilmiştir.
  • Türkiye’ye garanti antlaşması gereği yapması gerekenleri yapmamıştır. Bu yüzden adaya müdahalesi meşru değildir[14].
  • Böyle bir askeri müdahale sonrası SSCB ile karşı karşıya kalabilir. NATO’lu müttefiklerine danışmadan ve onların onayını almadan böyle bir müdahaleye girişildiğine göre NATO’nun Türkiye’yi, SSCB’ye karşı savunmaya gelmesi düşünülemez[15]. Bu madde en ağır maddelerden biriydi. Bu maddede ABD’nin, Sovyetlere karşı Türkiye’ye yardım etmeyeceği ifade ediliyordu[16]. Türkiye, Sovyet tehdidinden korunmak için Batı’ya ve özellikle NATO’ya sığınmıştı. Artık NATO’nun ve Batı’nın o kadar güvenilir olmadığını görmüştü Türkiye.
  • 12 Temmuz 1947 yardım antlaşmasına göre Johnson ABD tarafından verilen askeri teçhizatın Kıbrıs’ta kullanılamayacağını, silahların Türkiye’ye savunma amaçlı verildiğini ifade ediyordu[17]. Amerika Rum kesiminin vahşetini ve Yunanistan’ın bunu desteklemesini göz ardı etmiş ve Türkiye’nin savunmaya geçmesini ise bir saldırı olarak nitelemiştir.

Ayrıca son olarak da İsmet İnönü konuların detaylı görüşülmesi için ABD’ye davet edilmiştir.

İsmet İnönü, Johnson mektubunun hem içerik açısından hem de üslup bakımından Türkiye gibi bir müttefik açısından hayal kırıklığına sebep olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca Kıbrıs bunalımının en başından beri Türkiye’nin, ABD ile ortak çalışmak isteği içinde olduğunu belirtmiştir. Rumların anayasaya aykırı tutumu, Türklere yaptığı katliam ve saldırılar ve Yunanistan’ın bunu desteklemesi Türkiye’nin tüm uyarılarına rağmen ABD tarafından dikkate alınmamış olması da İnönü’nün bir diğer değindiği konudur. Antlaşmalar yoluyla birbirlerine kaşı sorumluluğu bulunan devletler bu sorumluluklarını reddettiklerinde bir ittifaktan söz edilemeyeceğini, NATO’nun bünyesinin saldırganın iddialarına yönlenecek kadar zayıf olup olmadığı ve Türkiye’nin anlayışına göre NATO saldırıya uğrayan üyesine yardım etmeli ve diğer üyelerin karar vereceği hususun sadece yardımın içeriği ve genişliğinin olacağı da cevapta yer almıştır[18].

Johnson Mektubu öncelikle iki müttefik arasında olması beklenen konuları içermiyordu. En azından bu Türkiye için bu şekilde düşünülebilir. Mektuba göre Türkiye’nin kendi düşmanını seçme hakkı yoktu. Bunu bile ABD belirleyecekti. Türkiye kendi çıkarlarına zarar veren bir NATO üyesine cevap vermeyecekti. Diğer bir husus ise Türkiye, ABD’nin verdiği silahları, istediği zaman ve yerde kullanamayacaktı, buna da ABD karar verecekti. Bu ise Türkiye’nin egemenliğine direk müdahaleydi[19].

Truman Doktrini ile sağlam bir döneme giren Türk-Amerikan ilişkileri Johnson Mektubu ile tam tersine dönmüştür. Türkiye’nin hassas konularından biri olan bu konuda ABD’nin yanlış tutumu Türkiye’nin, Amerika’ya karşı olan güvenini sarsmış ve Amerikan karşıtlığının artmasına sebep olmuştur[20]. Öyle ki Türkiye’de çoğunluk ABD’nin müdahalesinin Yunanistan’ı ve Rumları desteklediğini düşünüyordu[21].

Mektup göstermiştir ki Türk-Amerikan ittifakı tek taraflı işlemekteydi ve daha çok Amerikan çıkarları ve yararları için çalışan bir ittifaktı. Kendi isteği ile asker göndermiş olsa bile, Türk yöneticiler için ABD’nin yanında yer alabilmek için tek seçenek olan Kore Savaşı, Küba Krizi gibi Türkiye’yi hiç ilgilendirmeyen konularda Türkiye kayıtsız şartsız ABD’nin yanında yer almış ve hatta savaşmıştır. Fakat Türkiye’nin çıkarları söz konusu olduğunda, Kıbrıs konusunda olduğu gibi, Amerika destek olmadığı gibi Türkiye’yi tehdit bile edebiliyordu. Kimin, ne zaman Türkiye’nin düşmanı olacağına açıkça ABD karar veriyordu[22]. Kısacası Amerika güvenilmezdi.

[1] Armaoğlu, F. (2001). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995). (On üçüncü Baskı). İstanbul: Alkım Yayınevi, 785

[2] İlhan, M., (2015-Güz). Kıbrıs Sorununun Türk-Amerikan İlişkilerine Yansıması (1958-1974). Türkiyat Mecmuası, 25, 260

[3] İlhan, 2015, 261

[4] İlhan, 2015, 261

[5] İlhan, 2015, 262

[6] Sönmezoğlu, F., (2006). II. Dünya Savaşından Günümüze Türk Dış Politikası. İstanbul: Der Yayınevi, 68

[7] Armaoğlu, 2001, 787

[8] Sönmezoğlu, 2006, 69

[9] Sönmezoğlu, 2006, 70

[10] Armaoğlu, 2001, 787

[11] Armaoğlu, 2001, 788

[12] Sönmezoğlu, 2006, 72

[13] Sander, O., (2016). Türk-Amerikan İlişkileri 1947-1964. (Birinci Baskı). Ankara: İmge Kitabevi, 308

[14] Armaoğlu, 2001, 789 ve Sander, 2016, 308

[15] Armaoğlu, 2001, 789 ve Sander, 2016, 309

[16] Armaoğlu, 2001, 789 ve Sander, 2016, 309

[17] Armaoğlu, 2001, 789 ve Sander, 2016, 309

[18] Armaoğlu, 2001, 790

[19] Uslu, N., (2016). Çatlak İttifak 1947’den Günümüze Türk-Amerikan İlişkileri. (Birinci Baskı). Ankara: Nobel, 179

[20] Armaoğlu, 2001, 789

[21] Hale, W., (2003). Türk Dış Politikası 1774-2000. (Birinci Baskı). İstanbul: Mozaik, 155

[22] Uslu, 2016, 180

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.