The Zoon

Site 1. rengi

Site 2. rengi

Topbar rengi

Menü ikon

Menü hover

Menü arama

Footer rengi

Tasarım

Eisenhower Doktrini ve Türkiye

Eisenhower Doktrini ve Türkiye

Dünya Bankası’ndan istediği kredi ABD senatosu tarafından onaylanmayınca Mısır 26 Temmuz 1956 tarihinde Süveyş Kanalını millileştirmiştir. Kanal Mısır tarafından millileştirilince Kanal şirketini işleten ve Kanaldan çoğunlukla kendi gemileri geçen Fransa ve İngiltere çıkarları doğrultusunda İsrail ile 29 Ekim 1956 tarihinde Mısır’a askeri müdahaleye başlamışlardır.

Süveyş krizi; Fransa’yı, İngiltere’yi ve İsrail’i Mısır ile karşı karşıya getirmiş ve bu noktada SSCB; Fransa, İngiltere ve İsrail karşısında Mısır’ın yanında yer almıştır. Sovyetler Birliği; Fransa, İngiltere ve İsrail’e sert mesajlar yollamış ve bu savaşın durdurulmasını istemiştir. Savaşın durdurulmaması durumunda ise Üçüncü Dünya Savaşının çıkabileceğini söylemiştir. Böylece Sovyetler, Mısır’ın kurtarıcısı durumuna geçmiş ve Ortadoğu’da prestijini artırmıştır. Bu durum ise Batı’nın istediğinin tam tersi bir durum olmuştur[1].

ABD’nin bilgisi dışında Mısır’a yapılan bu askeri müdahale ABD tarafından Birleşmiş Milletlere taşınmış; hemen bir ateşkes sağlanmıştır, aynı zamanda Fransa, İngiltere ve İsrail’e baskı yapılarak geri çekilmeleri sağlanmıştır. Süveyş Krizi Sovyet yanlıları tarafından yönlendirilmese de Sovyetlerin göstermiş olduğu tepkiler Ortadoğu konusundaki emellerini ABD’ye göstermiştir.[2]

Bu krizde, İngiltere’nin Bağdat Paktı üyesi olarak Mısır’a karşı savaşanlar arasında olması da Bağdat Paktının varlığına karşı ciddi bir tehdit oluşturmuştur. Çünkü tüm Arap dünyası Fransa ve İngiltere’nin Mısır’a karşı savaşmalarına karşı çıkmıştı. Süveyş Krizi boyunca Türkiye’nin tutumu ABD’nin tutumunu takip etmek şeklinde gerçekleşmiştir ve Bağdat Paktının diğer üyeleri ile birlikte Mısır’a karşı yapılanları kınamıştır. Her ne kadar kınamalara katılsa da Türkiye, İngiltere’ye karşı direkt bir tutum içine girmekten kaçınmıştır.[3]

İngiltere’nin krizden sonra bölgedeki etkisinin iyice azalması sebebiyle İngiltere bölgeden çekilmeyi düşünmeye başlamıştır. İngiltere’nin azalan etkisini de Sovyetler doldurmaya başlamıştır. Bölgede Sovyetler, Arapların kurtarıcısı gibi görülmekteydi ve SSCB bölgeye asker sokmak için fırsat aramaktaydı.

Sovyetlerin Ortadoğu’ya girme çabalarının arkasında ekonomik bir neden yatmıyordu; zira Süveyş Kanalından geçen gemilerin ancak %1’i Sovyet gemileriydi. Sovyetlerin bölgenin petrolüne de ihtiyacı yoktu çünkü kendisi petrol satan bir ülkeydi. Geriye sadece bölgeye girme amacının siyasi olması kalıyordu. Sovyetler Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu Ortadoğu petrollerini kontrolü altına alarak[4] Batıyı da kontrol altında tutmayı planlıyordu.

Bu gelişmelerden sonra kendini Sovyet tehdidi altında hisseden Bağdat Paktı üyelerinin yaptığı baskılar sonucunda da ABD Başkanı Dwight Eisenhower ABD’nin bir girişimde bulunması gerektiğine karar verdi. Başkan Eisenhower 5 Ocak 1957’de daha sonra “Eisenhower Doktrini” adını alacak olan bir mesajı Kongre’ye göndermiş ve mesajında Sovyetlerin, Çarlık Rusya’sından beri Ortadoğu’da bir üstünlük kurma çabası içerisinde olduğunu, buna karşın bölgenin strateji, petrol ve tek Tanrılı dinlerin merkezi olması bakımından Batı için büyük önem taşıdığını vurgulamıştır. Ayrıca radikal Arap milliyetçiliği ile iç içe giren uluslararası komünizmin bölgede üstünlüğünü engellemek için bölge ülkelerinin desteklenmesi, bağımsızlıklarının korunmasının ve toprak bütünlüklerinin güvence altına almasının sağlanması gerektiğini de belirtmiştir.[5]

Bu mesaja göre Eisenhower kongreden şu yetkileri istiyordu:

  1. Bölgede kalkınmak ve bağımsızlığını korumak isteyen her ülkeye ekonomik yardım yapma yetkisi,
  2. Güvenliğini sağlamak için askeri yardım talebinde bulunan ülkelere askeri yardım ve iş birliği yapma yetkisi,
  3. Bu bölgedeki ülkelerin talep etmesi şartı ile Amerikan askeri kuvvetlerinin kullanılması ve askeri müdahale yetkisi

Bu doğrultuda; Başkan Eisenhower Kongreden 3 yıl süreyle her yıl 200 milyon dolar olmak üzere para harcama yetkisi istemiştir, Kongre de kendisine bu yetkiyi 9 Ocak 1957’de vermiştir.[6]

“Eisenhower Doktrini” Amerikan dış politikası acısından iki şekilde önem arz eder. Birincisi bu doktrin ABD’nin Ortadoğu ile bağlantı alanını oldukça artırmıştır. Eisenhower Doktrini, askeri yardımdan ibaret olan, yalnızca Türkiye ve Yunanistan’ı kapsayan Truman Doktrininin ilerisine geçmiş, kapsadığı ülke sayısı artmış ve ekonomik yardımın yanı sıra askeri yardımı da içermiştir. Diğer husus ise ABD ve SSCB ilk defa Ortadoğu’da karşı karşıya gelmiştir. ABD, SSCB’nin karşısına bu doktrin ile dikilmiştir.[7]

Doktrin Lübnan, Pakistan, Irak, Türkiye ve Yunanistan tarafından kabul görmüştür. Bu ülkelerden sonra Afganistan, Libya, Tunus ve Fas da Doktrini kabul eden ülkeler arasına katılmıştır. İsrail önceleri itiraz etse de sonradan Eisenhower Doktrini’ni kabul etmiştir. Mısır ve Suriye ise Doktrine şiddetli tepki göstermiştir ve bu Doktrin’in Ortadoğu ülkelerinin iç işlerine bir müdahale, Siyonistler tarafından desteklenen emperyalist bir tutum olduğunu ileri sürmüşlerdir.[8] Çoğu Arap sözcüsü, ABD’yi Ortadoğu’dan uzak durması için uyardı. Ayrıca Amerikan yardımları olmadan sorunlarını çözebileceklerine dair uyarıda da bulundu. ABD’de bile Eisenhower Doktrininin yetersiz olduğuna ve yararlı olmayacağına dair şüpheler vardı[9].

Türkiye’de Eisenhower Doktrini büyük bir memnuniyetle karşılanmıştır. Türk siyasetçileri ve kamuoyu tarafından Sovyetlere karşı olan bir hareketten çok Ortadoğu’nun karışık siyasi durumunu düzeltebilecek bir hareket olarak görülmüştür. Türkiye, Doktrini sadece kabul etmekle kalmamış aynı zamanda uygulama aşamasında da ABD ile ortak hareket edeceğini belirtmiştir. Türkiye bu Doktrin sayesinde Sovyet tehdidi kartını da oynayarak ABD’yi bölgeye çekmeyi hedeflemiş ve ABD’nin Bağdat Paktına üye olmasını sağlayamasa bile bölgede daha çok bulunmasını garanti etmiş olacaktı, aynı zamanda ABD’nin Bağdat Paktına askeri ve ekonomik yardımlarının artırılması düşünülüyordu. Yani Doktrin de Bağdat Paktı da bir yönde Türkiye için askeri ve ekonomik kaynak anlamına geliyordu.[10]

Diğer taraftan bakıldığında ABD’nin de bölgede Doktrini uygulayabilmek için Ortadoğu’daki askeri unsurlarını güçlendirmek istediğini görüyoruz. Kısacası ABD’nin bölgede sınırlı bir savaşı yürütebilmek için Avrupa’daki silahlı unsurlarını Ortadoğu bölgesine taşımaya ihtiyacı vardı. Bunun için de hava üslerine ihtiyaç duyuyordu. Bu durumda Türkiye ABD’nin Ortadoğu politikasında çok önemli bir öğe haline geldiğini göstermektedir.[11]  Sonuç itibari ile her iki ülke de hem ABD hem de Türkiye kendi çıkarları doğrultusunda yakınlaşmayı sürdürmüştür. ABD çıkarları doğrultusunda Türkiye ile ilişkilerini ilerletmiştir. Ancak bu ilişkilerde görülen odur ki Türkiye’nin ABD ile bu yakınlaşması Türkiye’nin bulunduğu coğrafyadaki ülkelerle ilişkilerini zora sokmuştur.

 

[1] Armaoğlu, F. (2001). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995). (On üçüncü Baskı). İstanbul: Alkım Yayınevi, 501

[2] Türkmen, F., (2012). Kırılgan İttifaktan “Model Ortaklığa” Türkiye ABD İlişkileri. (Birinci Baskı). İstanbul: Timaş Yayınları, 85

[3] Uslu, N., (2016). Çatlak İttifak 1947’den Günümüze Türk-Amerikan İlişkileri. (Birinci Baskı). Ankara: Nobel, 108

[4] Armaoğlu, 2001, 502

[5] Türkmen, 2012, 87

[6] Türkmen,2012, 86 ve Armaoğlu, 2001, 503

[7] Armaoğlu, 2001, 503

[8] Sander, O. (2010). Siyasi Tarih 1918-1994. (On dokuzuncu Baskı). Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 208

[9] Divine, R., (1981). Eisenhower and The Cold War. (First Edition). New York: Oxford University Press, 92.

[10] Sander, 2010, 210

[11] Sander, 2010, 209

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.